Bir tel dolabı vardı nenemin. Mutfaktaki kap kacaklarını oraya koyardı. Başka da bir şeyi yoktu tontonumun. “Tontonum” diye severdi babam anneannesini. Evlerimize sığmayan eşyaları her gördüğünde yâd ederdi rahmetliyi. Bugüne baktığımda o dönemde bunlar yoktu. Sahip olduklarımızın onda biri bile onlarda yoktu. Yoktu ama eksikliği de hissedilmiyordu. Kimse elindekinden daha fazlasını istemiyordu. Babamın ne demek istediğini anlıyordum. Eksiklik hissetmiyorlardı çünkü var olan zaten iş görüyordu. Sahip olduklarına değil, sonunda ortaya çıkardıkları işe bakıyorlardı. Her aletin ve her eşyanın bir kullanım alanı vardı. Gerçekten de kullanılıyordu, yani o eşya insanın işini görüyordu. Eskiyordu, kırılıyordu ve tekrar tamir ediliyordu. Yeni ya da eski olması önemli değildi.
Böylelikle alınan her şey yerini buluyordu. Yerini bulan ise yük olmuyordu. Yük olmak bir yana, yük aldığı için bir de kıymetli oluyordu. İnsanlar gözü gibi bakıyordu o eşyalara çünkü hayatı kolaylaştırıyordu.

Peki ya şimdi?
Şimdi ise durum biraz daha farklı. Mutfaklara kahve köşeleri ekleniyor, kimsenin oturmadığı koltuk takımları alınıyor. Kap kacağın binbir çeşidi ise mutfağa sıralanıyor. Bakır tenceresi, çelik tenceresi ayrı, elektrikli pişiriciler ise apayrı. Oysa evde nadiren yemek pişiyor. Bu kadar eşyaya rağmen lezzette büyüklerin eline su dökülemiyor. Bayramlarda bile artık el öpmeye değil tatile gidiliyor. Oysa çocukların dolabı bayramlık kıyafetlerden geçilmiyor. “Bir damla çocuğun dört çift pabucu mu olur?” diyor babam. Çok şükür ki benim kıyafet dolabımı görmedi. Eminim ki görse, evlatlıktan reddedecek kıvama gelirdi.
Eksikleri karşılamak için devamlı koşturuluyor. Saatlerce o kasadaki kuyruklarda sıra bekleniyor. Yeni alınan ürünler eve getirmeden önce ne hayalleri kuruluyor. “4×4’ü alınca dağa çıkıp kamp yapalım.” deniliyor. Oysa arabayla ancak şehir içi kısa mesafe gezilebiliyor. Ne o tekerlekler dağ yolu görüyor, ne de çocukların ayakları toprağa basıyor.
En yeni çıkan yanmaz yapışmaz tencereler alınıyor. Bunun için yüksek miktarda paralar ödeniyor. O tencerelerde yapılan yemek ise çoğu zaman makarna oluyor. Bazen kıymalı, bazense domatesli . “Çok yoğunum ne yapayım?” diyor evin hanımı. Binbir türlü planlar yapılıyor, sözler veriliyor. Kimse nenemin kırık fırınında yaptığı böreğin eline su dökemiyor. Evlerde ne tat ne tuz kalıyor. 4×4’ün benzinine bakımına yetişilemiyor, evdeki eşyaların ise tozu bitmiyor.

Kısacası, yerini bulmayan her şey külfet oluyor. Külfet olan da kıymet görmüyor. Günün sonunda evlerden daha büyük olan depolara ya da yüksek raflara kaldırılıyor. Bir gün lazım olur diye bekletiliyor. Ama kimsenin aklına ihtiyaç olmayanı tutmak yerine ihtiyacı olanla buluşturmak gelmiyor.
Öyleyse bu, küçükten büyüğe herkesin problemidir. “Ama istiyorum” diyen çocuğa, “Gerçekten ihtiyaç mı?” diye sorabilmek il adım olabilir. Bu durumu sadece eşya olarak düşünmemek gerekir. İş görmeyen her şey insana yük olur: İş görmeyen söz, iş görmeyen davranış, iş görmeyen ilişki. Kim sevdiklerine yük olmak ister ki?
O zaman bize yük olanı gerçekten ihtiyacı olanla buluşturarak hem sadeleşip, hem de daha huzurlu bir ev ortamı oluşturma vakti gelmedi mi? Böylece belki de en lezzetli yemek o bize kalan tek tencerede pişecek. Verdiklerimizden oluşan boşluk yerini ailemizle yiyeceğimiz yemeğin lezzetine ve tatlı sohbetlere bırakacak.
Ne dersiniz? Sizce de çok kârlı bir alışveriş değil mi?
12 Yanıt
Dolaplar iyi mi kötü mü onu düşündüm. Dolaplar geldikçe içi yükleniyor. Kullanılmayan, görülmeyen eşya yükü oldular. Ortalığı topluyor diye alıyoruz, iş ihtiyaç boyutundan çıkıyor. Sadelik, kullandıklarımızı doya doya, hakkını vererek, yerini lezzetini katmerlendirme imkanı sağlıyor.
İnsan alışveriş yaparken, durup bir düşünmesi gerek gerçekten buna ihtiyacım var mı diye. Çünkü kişi çok beğendiği şey karşısında kendini kaybediyor ve gereksiz şeyler alabiliyor.Sonra evde eşya kalabalığı.
Babam en iyi temizliğin eksilterek yapılan temizlik olduğunu söylerdi. Sahi kullanmadığımız her şey çok güzel de olsa bir gün işe yarayacağı zamanı beklemesiyle birlikte yük oluyor.
Eşyalar, kıyafetler, evler kalabalıklaştıkça kendimize yer kalmıyor sanki. Eskiden ananemin evi aklıma geldi. Sadece, her şeyin yeri belli. O sadelik içinde hem hareket etmek hem temizlik yapmak, hem de yaşamak daha kolaydı… Eskiden bugüne ne değişti de bunca şeye ihtiyacımız olduğunu düşünür olduk?
Dönüp baktığımda gerçekten öyle… Eşya, elbise, söz… Kullanılmayan herşey yük oluyor zamanla galiba
Hayatımızı zorlaştırmak için ne çok şey yapıyoruz.
Her şeyin bu kadar bol olduğu dönemde sahip olduklarımızın kıymetini pek az biliyoruz.
Yapabilsek ne güzel olur, düşüncesi bile iyi hissettirdi:)
İhtiyaç mı değil mi diye bakamadan aldıkça alıyoruz. İhtiyaç olanların dışında aldığımız yüklerden kurtulsak. Bunu yaparken başkasının ihtiyacını gidersek. Ne iyi olur. Verene fayda alana fayda. 🙂
Hayatımızda ne çok yük var aslında…
Gerçekten ihtiyaç mı sorusunu sorabilmek bile yetecekken ama çokkk güzel çokk beğendimm diyip alabiliyoruz bir eşyayı. Çoğu zaman ihtiyacımızın değil isteğimizin kölesi oluyoruz.