Sokak kapısının kilidini açtıktan sonra hafifçe içeri doğru ittim. Beni antrede ilk karşılayan yine portmantonun açık kapağı oldu. Rengi biraz solmuş bu kapak, nedense bir türlü kapanmıyordu. Burnu tıkalı insanın nefes alması gibi ağzı hafif açıktı. Gelenleri karşılıyor, giden misafirlere de umursamazca “Güle güle.” diyordu.
Kapağının kapanmamasının sebebi menteşelerdeki bir sıkıntıdan dolayı değildi. İçi o kadar doluydu ki kapanamıyordu. Ceketler, şemsiyeler ve lazım olur diye saklanan eşyalarla doluydu. Tek başına içindeki kalabalığı tamamen bastıramıyordu. Gelene gidene ayıp olmayacak kadar dağınıklığın üzerini örtebiliyordu. İçindeki karmaşayı ve kalabalığı büyük ölçüde gizleyebiliyordu. “Aman efendim, yok yok bizler iyiyiz; sizler nasılsınız?” der gibiydi. İçindekiler dışarı doğru dökülmek üzere olsa da çaktırmıyordu. Ceketleri öylece ittirip, ağzını kapatacak kadar gücü yoktu.
Diğer kapak ise umarsızca, öylece olduğu yerde duruyordu. “Ben zaten yapmam gerekeni yapıyorum!” dercesine sadece kendisiyle ilgiliydi. Görevini yerine getirmenin haklı gururunu yaşıyor gibiydi. Yanındakinin yorulmuş olması, bir türlü yetememesi onu ilgilendirmiyordu. Çok ilginçtir ki kimse de ona dokunmuyordu. Herkes ceketini diğer kapağının altına asıyordu. Neden kapanmadığını da bir türlü anlamıyor, ona kızıyordu.
Tıpkı ailedeki herkesin annemden bir şey beklemesi gibiydi. Evet, bizim evde de herkesi toparlamaya çalışan annemdir. Bir türlü yetişemez, soluk soluğa kalır genelde. Bizim için koşturan ama kendine bir türlü dönemeyen annem. Konu sadece kendisine vakit ayırmaması değil aslında. Vakit bir şekilde bulunurdu illaki. Konu, kendisine artık vakit ayırabileceğinde, neredeyse hiç gücünün kalmamasıydı.
Herkesin üstüne kapağı kapatıp “Artık kendi söküğümü dikeceğim!” diyememesiydi. “Şu pastadan ben de tadayım!” deyip tabağı önüne çekmemesiydi. Hediye alındığında “Ne gerek vardı çocuğum.” demesi; “Paranızı harcamayın, benim ihtiyacım yoktu ki” diye tembihlemesiydi. Kendisine bir türlü bir şey isteyememesiydi.
Böylelikle bizler de artık büyüyorduk. Hâlâ bütün kalabalığımızı annemin kapakları altına saklamaya çalışıyorduk. Onun ise bizi kucaklayacak mecali kalmamıştı. Burnu tıkanmış, aralıklı dudaklarından soluyor; nefesi kendine yetmiyordu. Ne gariptir ki bunun farkında bile değildik.
Ben de varım!
Eskiler “Ak akçe kara gün içindir” derdi. Oysa ak akçe dedikleri sadece birkaç kuruştan ibaret değildi. Sadece kara gün için de değildi. Bizi ayakta tutan, güvende tutan üç beş kuruştu. “İşler ters gitse de bir altın bileziğim var” diyebildiğimizdi. Kenarda köşede sakladığımız, güvende hissettirendi. Elimizi atıp cebimizde hissettiğimizde “Oh!” çektirendi. Bazen kimsenin bilmediği bir meziyet ya da yetenekti. Bazen de bir fıkraydı; akla geldikçe içten içe gülümsenen.
Kendine özel kakuleli kahveni hazırlayabilecek enerjiye sahip olmaktı. “Şimdi değil anneciğim. Önce kendimi sonra seni dinleyeceğim.” diyebilmekti. Ceplerindekini hiçbir zaman tamamen boşaltmamaktı. Lakin hayat hiçbir zaman insanın her şeyini vermesini istemedi. Hiçbir olaya tüm gücüyle girmemesi gerektiğini söylemedi.
Ölçülerinin farkında olup alabildiğin kadarını almaktı. Alabildiğin kadarına almak dediğin de ağzına kadar doldurmak değildi. Çayda bile bir dudak payı bırakılmaz mıydı? Orada tek kapağının olmadığını görüp, birazını da diğerinin altına saklamaktı. Yalnız olmadığını görmek, “Sen de bir ucundan tut” diyebilmekti. Hayat dediğin, kendine de saklayabilmekti.
Ailede kendini yok saymak değil; “Ben de varım!” diyebilmekti.
56 Yanıt
Zaten tüm anneleri bu hale getiren bizim beklentilerimiz ve sanki sadece bizim için yaratılmış biri gibi davranmamız değil mi? Sadece anne olmak değil kadın olmak da buna benziyor canım ülkemde.
Yazıyı okudukça kendi annemi gördüm.
Anne deyince aklıma fedakarlık geliyor.
Peki insanın kendini bu kadar feda etmesine gerek var mıydı gerçekten?
İnsan ben de varım demeli.
Yoksa günün sonunda feda edecek hali kalmayabiliyor.
Her şey dozunda dengede olduğunda daha güzel oluyor sanki.
Anneler bilseydi ki onlar iyi olduklarında çocukları da iyi oluyor, etrafındakiler iyi oluyor.
Can annelerimiz. Evlat deyip her zaman ellerinden gelenin hep fazlasını yapmak isteyen annelerimiz.