“Aman çocuğum, kırkı çıkmadan gösterme kimseye gösterme!” Oğlum doğduğunda annemin ilk cümlesi bu oldu. Kırk derken kırk günden bahsediyordu. Bir ay on gün boyunca kimse torununu görmesin istiyordu. Bebeği pamuklara sarıp sarmalamak, herkesten saklamak istiyordu. Eve misafir kabul etmiyor “Biraz palazlansın öyle gelin.” diyordu. Gezdirmek için dışarı çıktığında arabanın üzerine bir tül örtüyordu. Merak edenler olduğunda hızlıca yanlarından geçip gidiveriyordu. Karşıdan gören sanki “Bir Melahat’ın torunu kıymetli!” diyordu. Oysa annem söylenenlere kulaklarını tıkıyor, bildiğinden şaşmıyordu. Bize söylemiyordu ama kapı süsünden bile rahatsız oluyordu.
Onu izlerken tuhaf hissediyordum lakin işler artık böyle yürümüyordu. Çocuk rahime düştüğü anda herkese haber veriliyordu. Duyurmadıkların ise darılıyor; “Bize neden haber vermedin!” diye gönül koyuyordu. Doğum testleri paylaşılıyor “Anne oluyorum!” diye başlık atılıyordu. Alınan zıbınlar herkese gösteriliyor, cinsiyet partileri yapılıyordu.” Kız mı yoksa oğlan mı?” konusu nedense herkesi ilgilendiriyordu. Doğar doğmaz fotoğrafı çekiliyor “Bebeğimiz oldu!” diye haber veriliyordu. Çocuk dünyadan habersizken, kendisi ise dünyanın gündemi oluyordu.
Tüm bu curcunanın adına da “Paylaşmak” deniyordu. Paylaşmak gerçekten böyle bir şey miydi? “Okulda ekmeğini arkadaşınla paylaş!” derken veya “Benimle derdini paylaşabilirsin.” derken bundan mı bahsediliyordu? Paylaşmaktan kasıt, birilerine pay vermekti veya pay almaktı. Zira birisine pay verirken amaçlanan eksiğini kapatmaktı. Ekmeğini paylaştığında onun boş olan midesini doldurmaktı. Derdini dinlediğinde ise onun yükünden pay almaktı. Yani paylaşmak karşındakini rahatlatan bir eylemdi. Gönderilen fotoğraflarla acaba hangi eksik kapatılıyor, hangi yük alınıyordu?
Kişinin herhangi bir ihtiyacını görmüyordu, eksikliğini gidermiyordu. Aksine belki de var olan eksiğini hatırlatıyordu. Aslında ne vahim bir durumdu! İnsan hiç başkalarının yüzüne eksiğini vurur muydu? Oysa şimdiye baktığımızda insanlar kendinde var olanı gösteriyordu. Karşıdakinde yok olanla pek de ilgilenmiyordu.
Sessizliğin gücü
İnsan belli ki farkında olmadan yapıyordu. Yani aslında aç olanın yanında afiyetle poğaça, böreğini yiyordu. Kim fakirin yanında sofra kurup rahatlıkla yiyip içebilirdi? Kim çocuğu olmayana “Senin olmuyor, bak benim var!” diyebilirdi? Zaten çocuk dediğin de başkalarına doğurulan bir şey değildi. Öyleyse onun ilk adımı veya ilk dişi ancak ailesini mutlu ederdi.
İnsanın büyüttüğü ister işi olsun ister ailesi. Kimse bilmediğinde daha rahat adım atıyor ve kafasını karıştıran seslerden uzak oluyor. “Çocuk öyle mi büyütülür!” cümlesinden uzak, keyifle bebeğinin serpildiğini görüyor. Kurduğu her hayal veya attığı her adım ailesine ve kendisine ait oluyor. Sessizliğinin gücünün farkında olarak ve biraz da gizlenerek yoluna güçlü bir şekilde devam edebiliyor.
8 Yanıt
Sadece fotoğraftakini görüp kendinde olmayan değil, bu yapılanı yapmayanın da yapmadığı için kendini eksik ve yalnızmış gibi hissettiği olabiliyor. Ailemizin bize has hareketlerinin sadece bizim aramızda bize özel olması ne güzel bir şey.
Gerçek paylaşmanın tanımı ne güzel yapılmış. Pay almak/vermek. Verirken eksiğini kapatmak.
Şimdilerde ise gösterişin adı “paylaşım” olmuş.
Yazı günümüzü ne güzel özetlemiş, teşekkür ederim emeğiniz için.
Eskiden özel yaşamın gizliliği önemliydi, olanlar herkese anlatılmazdı. Şimdi ise hiç birşey gizli değil. Herkes yaşadığını diğer insanların gözüne sokarcasına sosyal medyada paylaşır hale geldi malesef.
sanki insan bu dönemde başkaları için doğuruyor, başkaları için tebessüm ediyor, başkaları için yiyip içiyor. çok ilginçtir ki bunlara rağmen eski tatları bulamıyor.
Neler doğru neler yanlış anlamama vesile oldu bu yazı. 🙂
Değişik bir bakış açısı🤔
Ne güzel ifade edilmiş.
“Sessizliğin gücünün farkında olarak, biraz da gizlenerek yoluna güçlü bir şekilde devam edebilmek.”
Açığa çıkan güç kaybeder…